Sadece Tanzimat ile sınırlandırılamayacak bir olgudur Osmanlı modernleşmesi, kökü daha eskiye uzanır. Osmanlı Modernleşmesine, Avrupalılar ile karşılaşmanın getirdiği bir şok da diyemeyiz. Bu coğrafya yüzyıllardır Avrupa ile ilişkilerde bulunmuş bir coğrafyadır.
Osmanlı tarihine baktığımız da, klasik dönem olarak ifade edilen ilk dört yüzyılda dahi kültürel, siyasi ve toplumsal olarak değişimlerin yaşandığını görürüz. Bu değişimlerdeki tek etken, bir beylikten imparatorluğa geçiş aşamasının varlığı değildir. Toplumlar, yeniliğin dışında kalamaz. Osmanlı için de geçerlidir bu olgu. Klasik dönemde dahi yaşanan bu değişimlerin bir sebebi de, hızlıca değişen yeni çağ dünyasına uyma zorunluluğuydu. Bu değişimleri bu modernleşme; toplumdaki bireylerin değişmesini ve nihayetinde toplumun örgütsel olarak değişmesini kapsar.
Osmanlı toplumunun modernleşmesi, modernleşmenin klasik tanımında olduğu gibi "gelişmiş toplumun kültürünü az gelişmiş olana aktarması" olarak anlaşılamaz. Osmanlı modernleşmesi, zaten var olan değişimin değişmesidir. Osmanlı modernleşmesinde bir dış zorlamadan söz edilemez. Osmanlı, şark; dünyanın değiştiğini, yaşadıkları dünyanın dedelerininkiyle aynı olmadığını fark etti.
Yeni çağ'da Avrupa'lı kendi hayat tarzının üstünlüğün fark etti. Avrupa'lı gelişiyordu, hareket halindeydi, çevresine duyarsız değildi. Doğu ise tamamen hareketsizdi. Değişim oldukça yavaştı. Avrupa, çevresine bakmayı; model almayı çok uzun zaman önce akıl etmişti. Ancak Osmanlı bunu çok geç başarmış ve çok yavaş uygulamıştı. Ancak 18.yy Osmanlı Batıyı ve Rusya'yı yoğun bir şekilde gözlemlemeye başladı. Bu gözlemler adım adım bir aydın kesim yaratırken, aynı zamanda fikir hayatında çalkantıları da beraberinde getirdi.
18. yy'dan itibaren Osmanlı, çevresini ve yaşadığı coğrafyayı daha bilinçli olarak gözlemlemeye başladı. Aydın bir zümre ortaya çıkmıştı. Lügat çalışmaları da bu devirde başlamıştı. Çeviriler arttıkça, Batı'ya olan ilgi arttı. Aydın zümre büyümeye başlamıştı. Osmanlı, aydın zümre ile birlikte kendi konumunu bilen ve diğer devletlerle karşılaştırabilen bir olgu haline geldi.
Coğrafyasını ve çevresini öğrenen Aydın zümre, değişimin temellerini atacaktı. 19.yy osmalısı'nında sahne olduğu olaylar bunlar olacaktı. Islahati Tanzimat, Usul-i Cedit... Kurumlarda yaşanan yenilikle toplumun her kesiminde etkili oluyordu. Tabiki bu yeniliklerin kökü 19. yy da değil Osmanlı'nın tarihindeydi.
Modernleşme sürecinde ortaya Batılılaşma kavramı çıktı. Peki Batı nedir? Bu soruya bir cevap vermek olduk güç. Kimi Avrupa der, kimi ABD ve Japonya'yı da işin içine katar. Hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak Batı kavramının kalıpları da değişir. Sanayi açısında bakarsanız Japonya da batıdır, politik açıdan Hindistan dahi batıda diyebiliriz. Kimileri Helen-Hristiyan kültürü ile sınırlandırmaya çalışır batıyı. Ancak Helen ve Hristiyanlık düşünceleri Doğu toplumlarını hatta Musevilik ve İslamiyet'i dahi etkilemiştir. Batılılaşmayı bir protestanlıpın sonucu olarak görenler de vardır ancak protestanlık yok iken Batı uygarlığı çoktan tarih sahnedindeki yerini hazırlamıştır.
#Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Mart 2014 Pazartesi
18 Mart 2014 Salı
Orta Çağ'da Toplum: Kilise
Kilise
Kilise feodalitenin en önemli unsurlarında biridir. Kimi dönemlerde en güçlü unsur olmuşken kimi dönemlerde ise kralın hemen altındaki güç olarak kalmıştır. Güç bakımından yeri sabit olmasa da, Kilise'nin önemi bambaşkaydı. Kilise her krallıktan daha köklü ve daha sürekliydi; Tüm Hristiyan dünyasında söz sahibiydi. Bu nedenle hiç bir kral, kiliseyi karşısına almamış; yanına çekmiştir.
Kilise, Orta Çağ Avrupa'sındaki en büyük toprak sahibiydi. Avrupa'daki toprakların neredeyse %40'ı Kilise'ye aitti. Peki nasıl oldu da Kilise bu denli fazla toprak sahibi oldu? Tabiki de elinde bulundurduğu manevi güç ile... Kilise üç şekilde toprak kazanmıştır:
•Ölmeden önce günahlarında arınmak isteyen, Tanrının gözüne girmek isteyen bireyler kiliseye toprak bağışlıyordu.
•Kilise, dönem Avrupa'sında öksüzlere yurtlar açıyor, hastaları tedavi etmek için uğraşıyordu. Bu konuda yardım etmek isteyen soylular Kilise'ye toprak bağışlıyordu.
•Kimi krallar, Kilise ve Tanrı ile iyice yakındılar. Fethettikleri toprakların bir kısmını Kilise'ye bağışlıyorlardı.
Toprak aldıkça zenginleşmiş, zenginleştikçe güçlenmiştir kilise. Hatta çoğu zaman Kral'a eş yetkilere dahi sahip olmuştur Kilise.
Kilise, feodalitenin ilk zamanlarında ilerici ve canlı bir öğeydi. Roma İmparatorluğu kültürünü iyice muhafaza etmişti. Öksüzlere, hastalara yardım etmekteydi. Ancak zamanla işin rengi değişti. büyük topraklar sürekli parçalanırken, Kilise sürekli toprak kazanıyordu. Hal böyle olunca zamanla Kilise üzerinde kontrol unsuru kalmadı ve başına buyruk hareket etmeye başladı. Feodalitenin ilk dönemlerinde halkın yanında yer alan Kilise, son zamanlarda halkın zulmedeni olmuştu. Her konuda kilise, halkı vergiye bağlamıştı. Hatta kimileri, fakirlere yardım eden Kilise'nin aslında fakirliği yaratan yegane unsur olduğunu iddia etmiştir.
Kilise öylesine tepki toplamıştır ki; yeni dönem Avrupa'sında kendisine yer bulamayacak, itibarsızlaştırılacak ve güçsüzleştirilecektir...
Kilise feodalitenin en önemli unsurlarında biridir. Kimi dönemlerde en güçlü unsur olmuşken kimi dönemlerde ise kralın hemen altındaki güç olarak kalmıştır. Güç bakımından yeri sabit olmasa da, Kilise'nin önemi bambaşkaydı. Kilise her krallıktan daha köklü ve daha sürekliydi; Tüm Hristiyan dünyasında söz sahibiydi. Bu nedenle hiç bir kral, kiliseyi karşısına almamış; yanına çekmiştir.
Kilise, Orta Çağ Avrupa'sındaki en büyük toprak sahibiydi. Avrupa'daki toprakların neredeyse %40'ı Kilise'ye aitti. Peki nasıl oldu da Kilise bu denli fazla toprak sahibi oldu? Tabiki de elinde bulundurduğu manevi güç ile... Kilise üç şekilde toprak kazanmıştır:
•Ölmeden önce günahlarında arınmak isteyen, Tanrının gözüne girmek isteyen bireyler kiliseye toprak bağışlıyordu.
•Kilise, dönem Avrupa'sında öksüzlere yurtlar açıyor, hastaları tedavi etmek için uğraşıyordu. Bu konuda yardım etmek isteyen soylular Kilise'ye toprak bağışlıyordu.
•Kimi krallar, Kilise ve Tanrı ile iyice yakındılar. Fethettikleri toprakların bir kısmını Kilise'ye bağışlıyorlardı.
Toprak aldıkça zenginleşmiş, zenginleştikçe güçlenmiştir kilise. Hatta çoğu zaman Kral'a eş yetkilere dahi sahip olmuştur Kilise.
Kilise, feodalitenin ilk zamanlarında ilerici ve canlı bir öğeydi. Roma İmparatorluğu kültürünü iyice muhafaza etmişti. Öksüzlere, hastalara yardım etmekteydi. Ancak zamanla işin rengi değişti. büyük topraklar sürekli parçalanırken, Kilise sürekli toprak kazanıyordu. Hal böyle olunca zamanla Kilise üzerinde kontrol unsuru kalmadı ve başına buyruk hareket etmeye başladı. Feodalitenin ilk dönemlerinde halkın yanında yer alan Kilise, son zamanlarda halkın zulmedeni olmuştu. Her konuda kilise, halkı vergiye bağlamıştı. Hatta kimileri, fakirlere yardım eden Kilise'nin aslında fakirliği yaratan yegane unsur olduğunu iddia etmiştir.
Kilise öylesine tepki toplamıştır ki; yeni dönem Avrupa'sında kendisine yer bulamayacak, itibarsızlaştırılacak ve güçsüzleştirilecektir...
Orta Çağ'da Toplum: Şövalyeler ve Lortlar
Şövalyeler(Lortlar)
Günümüzde temel ihtiyaç gereksinimlerimizi karşılamak için fabrika, maden, demir yolu, toprak gibi unsurlardan çeşitli makinelere ihtiyaç duyarız. Bu makinelerden kaçına, ne kadarına sahip olduğunuza göre zengin olarak nitelendirilir ya da nitelendirilmezsiniz. Ancak Orta Çağ Avrupa'sında işler farklıydı. Gereksinimleri karşılamak için gerekli yegane unsur topraktı. Topak demek üretim demekti, üretim demek zenginlik demekti, zenginlik demek ise güç demekti. Orta Çağ'da güç dengelerinde belirleyici unsur topraktı.
Toprağın güç demek olduğu Orta Çağ Avrupa'sında bu denli fazla savaşların görülmüş olmasına şaşmamalı. Bu savaşlar, Orta Çağ Avrupa'sını "feodal" hale getiren savaşlardı. Büyük Toprak sahipleri(krallar), bölgelerinde güçlü bir konuma gelebilmek için olabildiğinde Lordu kendilerine bağlamaya çalışmışlardır. Lortlardan(ya da şövalyelerden) askeri güce sahip soylular olarak söz edebiliriz. Kral ayakta kalabilmek istiyorsa, olabildiğince Lordu kendisine bağlamalıydı, bu da ancak elindeki toprağı dağıtmakla mümkün olabiliyordu. Bu zorunluluk, daha önce de belirttiğim gibi büyük arazilerin bölünüp Avrupa'nın feodal bir hal almasına sebep oldu.
Toprak alan Lorddan beklenen yegane şey; krala bağlılık ve askeri hizmetti. İstenildiği taktirde, belirli sayıda silahlı ve donanmış asker sağlamak lordun göreviydi. Bunun haricinde eğer Kral; ya da toprağın asıl sahibi esir düşerse, kefaletini ödemek gene ona bağlı olan Lortların göreviydi. Bir Lort öldüğünde ise, varisi; toprağın asıl sahibine bir miktar vergi vererek toprağı tekrar kiralayabilirdi. Böylelikle feodal sistemin devamlılığı da sağlanırdı.
Tabiki tüm bu parçalanmalar, merkezi otoriteyi yok etti. Tarih Krallardan daha güçlü Lortların varlığına şahit oldu. Avrupa'nın bu otorite boşluğu, doğudan gelen Osmanlı tehlikesiyle baş edememesine neden oldu; Avrupa, doğunun gücü karşısında boyun eğdi. Ancak Avrupa üzerindeki ölü deriyi atacak ve güç dengelerini değiştirecektir tarih çizgisinin ilerleyen dönemlerinde...
Günümüzde temel ihtiyaç gereksinimlerimizi karşılamak için fabrika, maden, demir yolu, toprak gibi unsurlardan çeşitli makinelere ihtiyaç duyarız. Bu makinelerden kaçına, ne kadarına sahip olduğunuza göre zengin olarak nitelendirilir ya da nitelendirilmezsiniz. Ancak Orta Çağ Avrupa'sında işler farklıydı. Gereksinimleri karşılamak için gerekli yegane unsur topraktı. Topak demek üretim demekti, üretim demek zenginlik demekti, zenginlik demek ise güç demekti. Orta Çağ'da güç dengelerinde belirleyici unsur topraktı.
Toprağın güç demek olduğu Orta Çağ Avrupa'sında bu denli fazla savaşların görülmüş olmasına şaşmamalı. Bu savaşlar, Orta Çağ Avrupa'sını "feodal" hale getiren savaşlardı. Büyük Toprak sahipleri(krallar), bölgelerinde güçlü bir konuma gelebilmek için olabildiğinde Lordu kendilerine bağlamaya çalışmışlardır. Lortlardan(ya da şövalyelerden) askeri güce sahip soylular olarak söz edebiliriz. Kral ayakta kalabilmek istiyorsa, olabildiğince Lordu kendisine bağlamalıydı, bu da ancak elindeki toprağı dağıtmakla mümkün olabiliyordu. Bu zorunluluk, daha önce de belirttiğim gibi büyük arazilerin bölünüp Avrupa'nın feodal bir hal almasına sebep oldu.
Toprak alan Lorddan beklenen yegane şey; krala bağlılık ve askeri hizmetti. İstenildiği taktirde, belirli sayıda silahlı ve donanmış asker sağlamak lordun göreviydi. Bunun haricinde eğer Kral; ya da toprağın asıl sahibi esir düşerse, kefaletini ödemek gene ona bağlı olan Lortların göreviydi. Bir Lort öldüğünde ise, varisi; toprağın asıl sahibine bir miktar vergi vererek toprağı tekrar kiralayabilirdi. Böylelikle feodal sistemin devamlılığı da sağlanırdı.
Tabiki tüm bu parçalanmalar, merkezi otoriteyi yok etti. Tarih Krallardan daha güçlü Lortların varlığına şahit oldu. Avrupa'nın bu otorite boşluğu, doğudan gelen Osmanlı tehlikesiyle baş edememesine neden oldu; Avrupa, doğunun gücü karşısında boyun eğdi. Ancak Avrupa üzerindeki ölü deriyi atacak ve güç dengelerini değiştirecektir tarih çizgisinin ilerleyen dönemlerinde...
Orta Çağ'da Toplum: Serfler
Orta çağ'a dair okuduğumuz her hikayede, izlediğimiz he filmde gözümüze takılan yegane şey; şık giyinen din adamları ve ağır bir zırha sahip şövalyelerdir. Bu dağı görünen tarafıdır sadece. Bir de bu din adamlarını-askerleri besleyen, giydiren; onlar için üreten bir kesim vardr. Orta Çağ'da bunlara Self adı verilmiştir. Selfler köylülerdir. Orta çağ'ın sosyal-ekonomik profili işte budur: Dua edenler, savaşanlar, çalışanlar....
Peki nerede çalışıyordu bu serfler? Orta çağ Avrupa'sından bahsediyoruz; elbetteki bu dönemde üretim araçlar ve fabrikalar yok. Serfler üretimi tarlalardan, çiftliklerden sağlamaktaydı. Orta Çağ'da Avrupa'da çiftlikler; malikane adıyla anılmıştır. Her malikanenin bir beyi-lordu vardır. Malikanenin sahip olduğu ekim alanları ikiye ayrılırdı. İlk kısım, tamamen loda aitti; tüm verim lordundu. İkinci kısım ise serflere aitti; her serfin kendi toprağı vardı ve burada elde ettiği verim ile hayatını sürdürürdü.
Evet, serfler için çizdiğimiz ilk profil; olum bir profil gibi. Kendi toprakları var, hayatları kolay gibi düşünebiliriz. Ancak serfler hayatlarını sefil bir halde sürmüştür. Peki neden? Çünkü selflerin, lorda karşı önemli bir sorumlulukları vardı; haftanın iki ya da üç günü lordun toprağını işlemeye giderlerdi. Bununla da sınırlı kalmıyor tabiki; hasat dönemi ilk olarak lordun toprağından hasat alnırdı... Bir fırtına mı yaklaşıyor; öncelik lordun toprağındaki ürünleri korumaktı... Hal böyle olunca, her ne kadar toprağı olsa da selflerin topraktan gelirleri bir hayli azdı.
O günlere dair şöyle bir deyiş vardı:
Şişman tavuk veya kaz varsa
Beyaz undan ekmeği kalmışsa
Bey gelir çöreklenir üstüne hepsinin
Peki Serfler köle midir?
Bu kadar kıt haklara sahip iken Serflerin bir köle olduğunu düşünebiliriz. Serfler ile köleler arasında şöyle önemli bir ayrım vardır; köle aileler parçalanabilir, aile bireyleri farklı lordlara satılabilir. Serfler ise ailelerini bir arada tutma hakkına sahiptirler. Ne kötü muamele görseler de serflerin güvenlik güvenceleri, evleri ve toprakları vardı. Serflere köle demek uygun olmaz bu sebeplerle.
Serfliğin Dereceleri
Derece olarak nitelendirmek doğru olmasa da, farklı görev ve özgürlüklere sahip serfler mevcuttu. Her zaman lordun toprağında çalışlan demesneler, kendi toprağı olan bordarlar ve toprağı olmayıp kendi evi olan cotterlar olmak üzere üç farklı gruptan söz edebiliriz.
Bunların dışında, serflerden daha özgür olan serbest köylüler(villein) vardı. Lord, serflere istediği an görev verebilir; istediğini yaptırabilir ancak villein'ın görevleri sabittir. Villeinlerın krala karşı sorumluluklara daha azdır.
Serflerin Önemi
Serf toprağa tamamen bağımlıdır. Lord; serflerin kendi için, kendine hizmet için varolduklarını düşünürdü. Lord için serfin bir binek hayvanından daha değerli bir yanı yoktu. Döenm Avrupa'sında bir serf 38 su'ya satılırken bir beygir ise 100 su'ya satılırdı.
Serfler toprağı asla bırakamazlardı; malikane gelenekleri ile bu tamamen yasaklanmıştı. Toprağını bırakan serfe ağır yaptırımlar uygulanırdı.
Peki nerede çalışıyordu bu serfler? Orta çağ Avrupa'sından bahsediyoruz; elbetteki bu dönemde üretim araçlar ve fabrikalar yok. Serfler üretimi tarlalardan, çiftliklerden sağlamaktaydı. Orta Çağ'da Avrupa'da çiftlikler; malikane adıyla anılmıştır. Her malikanenin bir beyi-lordu vardır. Malikanenin sahip olduğu ekim alanları ikiye ayrılırdı. İlk kısım, tamamen loda aitti; tüm verim lordundu. İkinci kısım ise serflere aitti; her serfin kendi toprağı vardı ve burada elde ettiği verim ile hayatını sürdürürdü.
Evet, serfler için çizdiğimiz ilk profil; olum bir profil gibi. Kendi toprakları var, hayatları kolay gibi düşünebiliriz. Ancak serfler hayatlarını sefil bir halde sürmüştür. Peki neden? Çünkü selflerin, lorda karşı önemli bir sorumlulukları vardı; haftanın iki ya da üç günü lordun toprağını işlemeye giderlerdi. Bununla da sınırlı kalmıyor tabiki; hasat dönemi ilk olarak lordun toprağından hasat alnırdı... Bir fırtına mı yaklaşıyor; öncelik lordun toprağındaki ürünleri korumaktı... Hal böyle olunca, her ne kadar toprağı olsa da selflerin topraktan gelirleri bir hayli azdı.
O günlere dair şöyle bir deyiş vardı:
Şişman tavuk veya kaz varsa
Beyaz undan ekmeği kalmışsa
Bey gelir çöreklenir üstüne hepsinin
Peki Serfler köle midir?
Bu kadar kıt haklara sahip iken Serflerin bir köle olduğunu düşünebiliriz. Serfler ile köleler arasında şöyle önemli bir ayrım vardır; köle aileler parçalanabilir, aile bireyleri farklı lordlara satılabilir. Serfler ise ailelerini bir arada tutma hakkına sahiptirler. Ne kötü muamele görseler de serflerin güvenlik güvenceleri, evleri ve toprakları vardı. Serflere köle demek uygun olmaz bu sebeplerle.
Serfliğin Dereceleri
Derece olarak nitelendirmek doğru olmasa da, farklı görev ve özgürlüklere sahip serfler mevcuttu. Her zaman lordun toprağında çalışlan demesneler, kendi toprağı olan bordarlar ve toprağı olmayıp kendi evi olan cotterlar olmak üzere üç farklı gruptan söz edebiliriz.
Bunların dışında, serflerden daha özgür olan serbest köylüler(villein) vardı. Lord, serflere istediği an görev verebilir; istediğini yaptırabilir ancak villein'ın görevleri sabittir. Villeinlerın krala karşı sorumluluklara daha azdır.
Serflerin Önemi
Serf toprağa tamamen bağımlıdır. Lord; serflerin kendi için, kendine hizmet için varolduklarını düşünürdü. Lord için serfin bir binek hayvanından daha değerli bir yanı yoktu. Döenm Avrupa'sında bir serf 38 su'ya satılırken bir beygir ise 100 su'ya satılırdı.
Serfler toprağı asla bırakamazlardı; malikane gelenekleri ile bu tamamen yasaklanmıştı. Toprağını bırakan serfe ağır yaptırımlar uygulanırdı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)